jump to navigation

Bu habere bir göz atın: Küresel ısınma ve enerji | Greenpeace Akdeniz Mayıs 29, 2009

Posted by aligokten in 1.
add a comment

Bu habere mutlaka bakmalısın: Küresel ısınma ve enerji | Greenpeace Akdeniz 

Bu habere bir göz atın: İş ve staj İmkanları | Greenpeace Akdeniz Mayıs 29, 2009

Posted by aligokten in 1.
add a comment

Bu habere mutlaka bakmalısın: İş ve staj İmkanları | Greenpeace Akdeniz 

19 Mayıs’ın ardından gençlik Mayıs 20, 2009

Posted by aligokten in Makaleler, Siyasi Bildiri ve Duyurular.
add a comment

Tarihlerin 20 Mayıs 2009′u gösterdiği bugünün geride bıraktığımız yorucu bir dönemin değerlendirmesinin yapılabileceği doğru bir gün olduğu düşüncesiyle kalemim elimde yazmaya başlıyorum.

Dün (19 Mayıs) Gençlik Bayramı’nın kolbastı şovuyla (!) renklendirilmeye çalışıldığı,devlet görevlilerinin önünden dörtlü sıra halinde askeri düzende geçildiği,Türk gencinin “disiplinli” olduğunun tescillendiği ve saçma sapan insanların, saçma sapan laflar eşliğinde, biz gençlerin bayramını kutladığı bir gün olmaktan öte bir gün olmadı yine.

Ancak dün onbinler statlarda değildi.Önce Lütfü Kırdar Kongre Merkezi’nde toplanıldı. Cumhuriyet, devrim ve laiklik sloganları atarak,çağdaşlık,eşitlik sloganları atarak onbinler statlarda değil Lütfü Kırdar’daydı.İçeriden bayrağa sarılı bir tabut çıkarıldı omuzlarda alkışlarla,çiçeklerle ve sloganlarla.Kalabalığın arasından geçerek “yeşil araç”a kondu.

* * *

Saat 12′den akşam 8′e kadar süren bir yürüyüş.Hayır, bu bayram yürüyüşü değil ve bando eşliğinde kolbastı oynayan gençler de yok. Gençler ve halk ellerinde Türk Bayrakları ve afişlerle Şişliden geçiyorlar. -Bayramda afiş mi olurmuş hiç? Bayram değil.-

Çağdaşlaşmanın, aydınlanmanın, sağlıklı yaşamın ve binlerce genç insanın (bizim) Türkan Doktoru, Türkan Hocası,Türkan Annesi,Türkan Saylan’ı artık aramızda değiil.

74 yaşında uzun süredir savaştığı karanlık güçleri, geri kalmışlığın, despotizmin, baskıcılığı, cahilliğin üstesinden gelerek,ardında “üstesinden gelecek onbinler bırakarak” aramızdan ayrıldı.Üzüntümüz büyük ve acımız derindir.

* * *

Ancak yas tutmaya vaktimiz yok. Gün mücadele günüdür. Devrim bir bayrak yarışı misali elden ele, Kuvvetlenerek dalgalanmaya ve rüzgarını hissettirmeye devam etnelidir. Bu ülkeden nice Mustafa Kemaller, Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar,Türkan Saylanlar ve onlarcası gelmiş ve geçmiştir. Fakat geçip giden bedenlerdir.Fikirler gelişerek ve geliştirilerek devam edecektir.

* * *

Eğitim bir milletin varoluş sigortasıdır. Çağdaşlaşmak ise eğitimin meyvesi.Türkiye tüm geri kalmışlığa, geri itilmişliğe karşı eğitimle, biz gençlerle barışın,adaletin,demokrasinin ve eşitliğin dünyadaki simgesi haline gelecektir.

Türkiye gençliği elindeki çağdaşlık bayrağını en ileriye taşımak için;çağdaşlığa en hızlı ve en sağlam şekilde ulaşmak için tüm yurtseverlğiyle görevinin başındadır.

Artık uyutulmaya, oyalanmaya ve sessiz kalmaya vaktimiz ve sabrımız yoktur. Uğruna nice canlar verilen bu toprakların üç beş çapulcuya peşkeş çekilmesine razı olamayız.

Demokrasiler savaşarak kazanılır. Biz de geri kalmışlığa, cahilliğe, sömürüye, eşitsizliğe ve adaletsizliğe savaş açıyoruz.

Çağdaş yaşamın savunucularına çelme takmaya çalışanlara ilanen duyurulur.

ALİ GÖKTEN
(ÖĞRENCİ)

Okurlarımızın dikkatine Mayıs 3, 2009

Posted by aligokten in 1.
3 comments

YAZILARIMIZA 15 HAZİRAN 2009 TARİHİNE KADAR ARA VERMİŞ BULUNUYORUZ.BU ZAMANA KADAR GÖSTERDİĞİNİZ İLGİYE TEŞEKKÜR EDERİZ.
EN YAKIN ZAMANDA TEKRAR GÖRÜŞMEK ÜZERE.

DÜNYAYA BAKIŞ AÇINIZ…

2009 1 Mayısı niçin ‘daha özel ve önemli’? – A.Cihan Soylu Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Makaleler.
add a comment

1886 Mayısı’nda Amerikan işçilerinin gündeme getirdikleri taleplerin 123 yıl sonra da esas olarak hâlâ gündemde olması, tüm 1 Mayıs’ları kuşku yok önemli kılıyor. Ancak 2009 Mayısı’na, sözcüğün gerçek anlamında daha özel koşullarda giriyoruz. Dünya kapitalist sistemi, yüzyılın en kapsamlı, ikinci savaş sonrası dönemin en etkili ve büyük krizini yaşıyor. Sermaye tekelleri birbirlerini pazardan silme, rakiplerinin paylarına el koyma, küçükleri yutma ve yok etme ve yükü emekçilere yıkarak krizden çıkmaya çalışıyor, ‘savaşı’ kızıştırıyorlar. Krizin etkilerinin en dolaysız, en açık yansıdığı sınıf ve kesimlerin başında ise işçi sınıfı geliyor. En gelişmiş ve ‘ileri’ denilenlerinden en geri ve bağımlı olanlarına tüm kapitalist ülkelerde aç, yoksul ve işsizlerin sayısı çoğalıyor. 2.8 milyar dünya emekçisi ‘mutlak yoksulluk sınırı’nda. 220 milyon işsiz var. Sayıları, kriz derinleştikçe daha da artacak. Bir yanda ABD, Batı Avrupa’nın tüm en gelişmiş ülkeleri, Japonya, Kanada, Rusya ve diğerlerinde ürün stokları; öte yanda en temel ihtiyaç maddelerini karşılayamayan, sosyal güvenceden yoksun ve talepleri baskıyla bastırılan yüz binler-milyonlar duruyor. Emperyalist yöneticiler sadece kendi ülkelerinin emekçilerini yıkıma sürüklemiyor, mali-ticari ilişkiler, kredi-borç anlaşmaları üzerinden ve tekellerin doğrudan faaliyetiyle yükü bağımlı ülkelerin halklarına yıkıyorlar. Bağımlı ülkelerin halkları uluslararası gericiliğin mengenesinde iktisadi, sosyal, kültürel yıkıma sürükleniyorlar. Emek gücünün “özgürce pazarlanması koşulları” daha yıkıcı şekilde istikrarsızlaştırıldı. İş, sosyal haklar ve siyasal özgürlükler ancak mücadele edildiği oranda söz konusu olabiliyor.
Türkiye, tüm yönleriyle daha ağır koşulları yaşıyor. İş bulma umudunu yitirmiş olanlarıyla birlikte 6 milyon işsizin bulunduğunu, devlet kurumu TÜİK ortaya koydu. Yüzde 15.5 olduğu belirtilen işsizlik oranının gerçekte yüzde 26 olduğu birçok kuruluş ve sendika tarafından ileri sürülüyor. IMF, Türkiye ekonomisinin 2009’da yüzde 5.5 küçüleceğini ilan etti. Bu daha çok işçinin işten atılmasını da ifade ediyor. Batıdaki büyük işçi merkezlerinin emekçi semtleri işsiz kentlerine dönüştü. Diyarbakır gibi kentlerde nüfusun yüzde 64’ünün işsiz olduğu belirtiliyor. Sadece Antep’te kriz bağlantılı olarak 40 bin kişi işten atıldı. TÜİK,-hükümeti başarılı gösterme çabalarına rağmen, sekiz ayda 367 bin kişinin işten atıldığını açıkladı. Türk-Metal bürokrasisi yüzde 35’lik ücret düşürmeye imza attı. Küçük ve orta işletmelerde iflaslar artıyor. Buna, tarımsal alandaki yoksullaşma eşlik ediyor. Yoksul ve topraksız köylülerin ve kent ve kırın öteki yoksullarının yaşamı giderek zorlaşıyor.
Bu ekonomik-sosyal ağır koşullara politik baskı, yasak ve saldırılar eşlik ediyor. Türkiye kontrgerillası tüm “derinliği”yle kendini yeniden yapılandırırken, sağından-solundan dökülen, en pespaye, ayak bağı haline gelmiş, icraatlarıyla ipuçlarını kaçırmış unsurların bir kısmının ‘dalga’ların girdabına kapılmaları, egemenleri ve hükümetini, “Bu işi ağzımıza burnumuza bulaştırmadan nasıl kapatabiliriz” arayışına sürüklüyor. “Kayıp Uziler dışarıda sağlam adreste” diyen K. Eken, “Devlet için bin operasyon yaptık” diyen M. Ağar, Tetikçi Çarkın ile arzı endam ediyorlar. “Örtülü ödenek”lerle cinayet çeteleri oluşturan Çiller gerdan kırıp geziyor. Özel Harekat Dairesi, JİTEM, korucular ve bunların tümünün bağlı oldukları bürokratik militarist aygıt “yeni dönem gerekleri”ne uygun dönüşümünü gerçekleştiriyor. Aygıtın Kürtlere, işçi ve emekçilere, gençlik ve kadın emekçilere karşı saldırıları devam ediyor.
Tüm bunlar bu 1 Mayıs’ı daha özel ve önemli kılıyor. Türk, Kürt ve diğer milliyetlerden işçi ve emekçiler, bu 1 Mayıs’ı, dünyanın diğer ülkelerindeki sınıf kardeşleriyle aynı coşku ve kararlılık içinde, saldırıları püskürtmenin ve taleplerini elde etmenin yeni bir adımı haline getirebilirlerse, bu öneme uygun davranmış olacaklardır. 1 Mayıs öncesi gelişmeler, emekçilerin bir bölümünün ve çeşitli sendika ve kitle örgütlerinin “1 Mayıs’a çağrı” yürüyüş ve kitlesel açıklamaları; bir çok kentte semtlerden ve işyerlerinden alanlara yürüme yönündeki hazırlıklar, bunun olanaklı olduğunu gösteriyor. Emekçi kardeşliği bayrağı daha yukarı kaldırılabilir. Bunu başarabiliriz.

Waldo Mermelstein: Gazze’de soykırım Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Gündem Dışı, Makaleler.
add a comment

RED

Filistin’de süregelen korkunç olaylarla ilgili birkaç fikir beyan edip Türkiye halkına seslenme fırsatı verdikleri için RED editörlerine teşekkür etmek istiyorum. 1968 yılından, 15 yaşımdan beri yani bilincimin açık olduğu hayatımdan itibaren bir sosyalist ve ateistim. Ailem, ‘Yahudi Soykırımı’ndan önce Brezilya’ya gelen Doğu Avrupa Yahudilerindendir ve 1970 yılında Filistin’de geçirdiğim bir yıl boyunca Siyonizm’le ilgili kısa bir deneyimim oldu. Orada, Filistinlilere yapılan zulmü yerinde görmek, Siyonizm’de olduğu gibi ırkçılığa dayanan sosyalist bir ideoloji, mücadele ya da rejim olamayacağını anlamamı sağladı. Bu nedenlerden dolayı, bir sosyalist olarak, İsrail’in politikalarına karşı savaşmaya karar verdim. Yahudi soyundan geldiğim için Siyonistlerin ‘büyük felaket’ten kurtulanlar namına konuşmalarına izin vermemeyi ahlaki bir zorunluluk olarak gördüm. Gazze’deki soykırım şimdi başlamamıştır, evveliyatı geçen yüzyılın başından beri süregelen, Siyonistlerin Filistin halkının malını-mülkünü zapt ettiği uzun tarihi süreçle bağlantılıdır. İsrail ve Siyonizm’in gerçek doğası hakkında tüm dünya televizyonlarında ve internet sitelerinde yer alan şok edici görüntüler, yıllar boyu sabırla yapılan açıklamaların yer aldığı tonlarca belgeden daha dokunaklıdır. Suçlarından dolayı Siyonist devletin başındakiler savaş suçlusu olarak yargılanmalı ve Siyonist devlet bir ‘parya’ gibi boykot edilmelidir.
İsrail, kapitalist olsa bile, normal bir ülke değildir. Sömürgeci ve etno-ırkçı bir varlıktır; kısacası, temel amacı, yönetimi İngiltere’ye verilen ‘Milletler Cemiyeti’ bölgesini anımsatan, ‘Manda Filistin’ olarak bilinen topraklarda ‘daha fazla toprakta daha az Arap’ olmasıdır.
Irkçı bir devlet olan İsrail kendisini ‘Demokratik Yahudi Devleti’ olarak tarif ederken, bu sadece nüfusunun bir kısmını ifade etmektedir. Gazze’deki mevcut uygulamalar Yahudi nüfusun içinde büyük bir sosyal karmaşayı kışkırtmıyor ise sadece bu özellikler İsrail’in nasıl alçakça davrandığını açıklayabilir. Aksine bugün İsrailli Yahudilerin büyük bir oranı ‘Gazze Operasyonu’ olarak adlandırdıkları şeyi desteklemektedir. İsrail’de solcu olarak bilinen yazar Abraham Yehoshua gibi insanlar bile, ‘‘Filistinlilerin ıstıraplarını sürdürülebilir kılma kabiliyetinin bizimkinden daha yüksek ve bu da onları daha güçlü kılıyor. İnsanlar bunu anlamak zorunda. Bu yüzden, füzelerin durdurulması gerektiğini onlara anlatmak için karşılığımız daha büyük olmalı. Dengeli bir karşılık onları etkilemeyecektir. Sınırı geçişlere kapadık, elektriklerini kestik ama onlar hala füzeleri durdurmadılar,’’ şeklinde konuşuyor. (EL Pais, 4/1/09) Eğer bunlar barışçılarsa…
1948 yılında Birleşmiş Milletler Filistin’in haksızca bölünmesine karar vermiş, nüfusun 1/3’ünü oluşturan Yahudilere toprakların, büyük kısmının verimli arazilerden oluştuğu, yüzde 56’lık bölümü verirken, Filistinlilere tarihi Filistin’in sadece yüzde 44’lük kısmını bırakmışlardır.
Bundan sonra İsrail, Ben Gurion ve liderleri tarafından tasarlanan ‘Plan D’nin uygulanmasıyla, atabilecekleri kadar çok Filistinliyi ülkelerinden atmaya ve gasp edebilecekleri kadar çok toprak gasp etmeye yönelik olarak, nüfusunun çoğunluğunu etnik arındırmadan geçirmeyi tartışmaya başlamıştır.
Daha sonra İsrail ordusunun önde gelenleri, Filistin nüfusunun yüzde 75’ini, 700 bin insanı yaka paça sürgün etti ve bugün evlerine dönmelerine izin verilmeyen 4 milyonluk mülteci böyle meydana geldi: Yüzlerce köy yok edildi, Deir Yasin köyünde olduğu gibi birçok katliamda köylüler öldürüldü, Ramle ve Lide şehirleri gibi bütün şehirlerin nüfusu azaltıldı ve Yahudilerle nüfus yenilendi.
İsrail asla bu suçunun gerçek nedenini itiraf etmedi, asla mültecilerin geri dönmesi hakkında tartışmayı kabul etmedi ve bu, son 60 yıl içindeki Filistin mücadelesinin asıl nedeni oldu.
Ülke liderlerinin öne sürdükleri bahaneler bile, İsrail’in etnik temele dayanan ırkçı doğasını açığa çıkarıyor: Mültecilerin geri dönmesi, ‘Yahudi üstünlüğü’ne dayanan ülkedeki egemenlik dengesini bozabilirmiş. Bu, Güney Afrika’daki ırkçılık rejimiyle neredeyse bire bir kıyaslanabilir. İki ülke de birbirine çok benziyor, fakat İsrail daha kötü, çünkü sadece toplumsal ayrımcılığa dayanmıyor, aynı zamanda Amerikalıların Kızılderilileri yurtlarından edip ‘rezervasyon’lara (toplama kamplarına) hapsetmesi gibi, yerli halkı toprağından sürüyor.
İsrail’in temel kanunu- bir anayasaları olmadığı halde- dünya üzerindeki bir Yahudi annenin çocuğunun İsrail’e dönme hakkının olduğuna dayanan ‘geri dönüş yasası’ diye adlandırılan ve toplamda Yahudi nüfusunun yüzde 5’i geçmediği o bölgede nesiller boyu yaşamış ve buradan uzaklaştırılmış olan Arap yerli halkını bölgeden mahrum eden bir yasadır. Bölgenin yaklaşık yüzde 92’si Ulusal Yahudi Fonu’na aittir ve Yahudi olmayanlara satılması yasaklanmıştır!
Filistinli İsrailliler orduya hizmet edemezler ve sonuç olarak iyi işlere sahip olamazlar. Onların bütçelerinde ağır bir ayrım yapılmaktadır ve onların köyleri ve komşuları ülkenin en fakirleridir.
Onları Ürdün’e transfer etmek için Siyonist seçkinleri arasındaki çekişmelere bağlı olarak az ya da daha çok sürekli gözdağı verilmektedir. Şu anki hükümetin parti lideri olan Avigdor Liberman tarafından da açıkça savunulmaktadır. En son kepazelikleri de bir Yahudi Devleri olarak Arap partilerinin Gazze’deki kardeşlerine karşı olan sempatilerinden dolayı İsrail seçimlerine katılmalarına izin verilmemesidir.
Bu yasal sorunların yanında, Arap nüfus her gün sürekli olarak devletin Batı Şeria ve Gazze’deki kardeşlerine karşı uyguladığı politikaya karşı sokaklarda gösteri yaptığında vurularak ya da tutuklanarak ordu tarafından canlarından bezdiriliyor. Ve son olarak, İsrail’de ırklar arası evlilikler de, işgal edilen bölgelerde ve İsrail’de yaşayan Filistinli ailelerin birleşmeleri de yasaklanmıştır. Ortadoğu’daki tek demokrasi işte budur…

1967 sonrasındaki yeni durum
İsrail, 1967 savaşındaki zaferden sonra, manda altındaki Filistin’in kalan kısmını da ele geçirdi. Fakat bu kez 1947-48’den ders almış olan Filistinliler bölgeyi terk etmedi ve inatla bu yeni sürgün basıncına karşı direnmeye başladılar.
Filistin’in yeni efendileri, yani Siyonistler, Yahudilerin mutlak çoğunluğuna dayanan bir ülke hedefiyle, milyonlarca Arap’ın varlığı gerçeği arasında bir denge sağlamak zorundaydı. Savaş bittikten kısa bir süre sonra çalışmalarına başladılar: Kudüs İsrail topraklarına katıldı, Batı Şeria sömürgeleştirildi ve özellikle su kaynakları olmak üzere doğal kaynakları kontrolleri altına aldılar.
İşgali takip eden 20 yıl boyunca, Filistinlileri ucuz iş gücü kaynağı olarak kullandılar. Benzer şekilde, 1948’deki Nakba’nın tekrarı için hiçbir politik durum yokken ‘ağır çekim fakat acımasız etnik temizlik’ diye de adlandırılabilen uzun vadeli tahliye planları uygulanmaya başladılar. Birçok alan kamulaştırıldı ve binlerce göçmene, el konulan bu bölgelerde kolonileşmeleri için büyük maddi yardımlar yapıldı.
1987’de Filistin halkının ilk kitlesel başkaldırısı İntifada, ‘durgun işgal’ denilen dönemin artık bittiğini ve Siyonist varlığı korumak için yeni pratik düzenlemelerin yapılması gerektiğini gösterdi. Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen 1994’te, sponsorluğu ABD tarafından yapılan Oslo Antlaşması’nda, Siyonistler o dönemde tartışmasız tek Filistin önderliği olan Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, Filistin’in yaklaşık yüzde 22’sinin kuşkusuz yarı-özerk ve güçsüz bir Filistin otoritesi tarafından yönetilmesi önerisinde bulundu. Siyonistler, Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki bölgelerden çekilme ya da bütün mültecilerin geri dönüş hakkı gibi temel sorunlarla ilgili hiçbir çözüm için taahhütte bulunmadı. Maalesef, Yaser Arafat başkanlığındaki Filistin liderleri, ilk İntifada’nın enerjisini bir kukla rejim hayaline feda ederek bu öneriyi kabul etti; oysa bu öneride hiçbir gerçek iktidar ve gelecek yoktu.
Son yüzyılın ileriki yıllarında, İsrail göçmenlerin sayısını ikiye katladı ve özellikle Yahudiler için anayollarını bilinçli bir ağ halinde tamamladı ve buradaki hayatı mutlak bir kontrol altında tutabilmek için Batı Şeria’yı bir, iki ve nihayet üç parçaya bölen yüzlerce kontrol noktası oluşturdu.
2000 yılı içinde Başbakan Ehud Barak sözüm ona Arafat’a büyük bir anlaşma teklif etti, ki bu işgal altındaki bölgelerin yüzde 95’e ulaşmasını sağlayacaktı. Ilan Pappe gibi birçok İsrailli Yahudi entelektüeli içeren çoğunluğun açıkladığı gibi, bu öneri komşu bölgeleri ve Kudüs’ü içermiyordu, mülteciler konuşulmuyordu, sadece Filistinlileri tekrar kandırmak için bir hile ya da uzlaşmaz yüzleri ile yeni bir saldırıydı. Oslo antlaşmasındaki hileyi kabul eden Arafat bile bunu kabul edememişti.
Onlarca yıl boyunca geniş kapsamlı bir çözüm bulunamamasından kaynaklana hayal kırıklığı ve işgalin baskısındaki artış ikinci İntifada’yı tetikledi. İsrail’in cevabı ise bugünkü Gazze katliamını planlamak oldu: Binaların bombalanması, cinayetler, yargısız infazlar ve Batı Şeria’daki gibi olağanüstü hal yasakları… Yeni bir devasa yapı inşa edildi: Batı Şeria’da Yahudilerin yaşadığı yerleşimleri içine alan ve Doğu Kudüs’ü buradan ayıran utanç verici Dev Duvar. Batı Şeria büyük bir hapishane haline geldi.
ıÜüPeki Gazze ne olacak? Gazze için Siyonistler, “Gazze yerin dibine batar inşallah,” diyen sözde barışsever İzak Rabin tarafından tasarlanan politikayı uygulaya geldi. 1990’ların başında Gazze abluka altına alınmaya ve açlıktan kırılmaya başladı. 2005’te Şaron, 8 bin Yahudi göçmeni geri çekip Gazze’nin nüfusunu kapatarak burayı, 1,5 milyon insanın periyodik olarak suyunu, elektriğini, yiyeceğini kesebildiği, kontrolün İsrail’de olduğu dünyanın en büyük açık cezaevi haline getiren ‘ilişki kesme’ saçmalığını formüle etti. En son saldırı, nüfusu, Amerika’nın en modern silahları tarafından sağlanan tanklar, büyük toplar ve uçakların bombardımanlarına maruz bıraktı. 1300’den fazla insan öldü, sayısız kişi yaralandı, İkinci Dünya Savaşı boyunca, Varşova gettosundaki Yahudilerin durumuna benzer bir şekilde tüm bir nüfus kuşatma altında ağır acılar yaşadı.
Filistinliler, işgale karşı 20. Yüzyılın başından beri süregelen uzun bir direniş geleneğine sahip. 1960’larda, Filistin Kurtuluş Örgütü, siyasal kurumlarının çoğunluğunun temsilcisi oldu. 80’lerde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gücünü azaltmak amacıyla İsrail tarafından müsamaha edilen İslami bir örgüt, Hamas’ı yaratıldı ve güçlenerek büyümeye başladı. Ana hedefleri, Filistin Kurtuluş Örgütü’nde olduğu gibi, Siyonistler tarafından gasp edilmiş bütün hakların iade edilmesiyle birlikte bir Filistin devleti kurmaktı. 1994 yılında küçük bir devletin kurumasının kabulü, birinci İntifadadan dolayı oluşan baskıyı durdurmak ve acımasız genişlemelerine devam etmek için sadece Siyonistlere zaman kazandırdı. Bugün gelinen noktada, Siyonist devletin devamlı genişlediği mevcut koşullarda İsrail’e komşu bir Filistin devleti, çok daha zor gerçekleştirilebilir bir hedef haline geldi.
Tarihsel ve güncel nedenlere bağlı olarak, bugün bölgedeki tek mümkün çözüm, Filistinli Arapların ve İsrailli Yahudilerin birlikte yaşayabileceği tek bir ‘laik’ devlettir. Bunun için tam da Siyonist devlet yapısı yıkılmalıdır. Siyonist propagandanın aksine, bu İsrailli Yahudilerin ihracı anlamına gelmiyor. Eğer milyonlarca Yahudi son on yıllar boyunca Filistin’e yerleşebildiyse; ırkçı olmayan, laik ve demokratik yeni bir devlet neden tüm Filistin’deki Filistinli mültecileri kapsayamasın? Açıkça, uluslararası, büyük bir yeniden yapılandırma planı olmalıdır çünkü 1948’deki bölme ile Birleşmiş Milletler, Siyonist yayılma için kapıyı açmıştır. Bir sosyalist olarak, bölgedeki bütün siyasal ve sosyal süreçlerin, Filistinlilerin haklarının geri verilmesi için Siyonizm, emperyalizm ve bunlarla birlikte çalışan, halkı ezen gerici Arap rejimlerine karşı birleşmiş Ortadoğu’daki sosyal ve devrimci hareketlere bağlı olduğunu düşünüyorum. Bunların içinde, son yaşanan kriz esnasında Gazze zindanına sınırı olduğu, tek çıkış anahtarını elinde bulundurduğu halde, en azından halkın ve çocukların yaşamını korumak ve açlıktan, ölümden kurtarmak için bile sınırını açmayan Mısır’ın aşağılık tavrına dikkat çekmek gerekiyor. Tüm bunlara rağmen, İsrail ordusu Filistin hareketini yenilgiye uğratamadı ve Gazze’yi yeniden işgal etmeyi hayal bile edemiyor. Gazze katliamının sonucu, Arap kitleler arasında İsrail’e yönelik giderek büyüyen öfkeli muhalefet oldu. Ancak İsrail, ırkçı mevcudiyetini korumak ve Filistin halkını soluksuz bırakmak için daha büyük suçlar işlemekten kaçınmayacaktır. Bugünün yakıcı görevi, İsrail’in katil elini kesmek için tüm dünyada Filistin’le dayanışma hareketini büyütmektir.

Yahudi düşmanı değil, Siyonizme karşı
Dayanışma hareketi üzerine bir yorum yapmak istiyorum. Hareket Yahudi karşıtı olmamalıdır, İsrail’i, Siyonistleri ve emperyalizmi hedef almalıdır. Bu ayrım birkaç sebepten dolayı çok önemlidir: Birincisi, bu bir din mücadelesi değildir. Filistinliler arasında Hıristiyanlar, Müslümanlar ve laikler bulunmaktadır. Dini inançlarına saygı gösterilmelidir ama mücadelenin sebebi olarak görülmemelidir; çünkü bu yapay ve mücadeleyi bölen bir konudur.
Dünyanın farklı yerlerinde kendilerini Yahudi olarak tanımlayan insanların, tüm ülkelerdeki ve toplumlardaki diğer herhangi bir topluluk gibi, farklı fikirleri, farklı sınıfsal aidiyetleri, farklı ideolojik duruşları var. Bundan dolayı, Yahudi düşmanı tutumlar tamamen yanlıştır; bir kere bu aptallık olur. Dünya etnik ya da dinsel farklılıklardan dolayı değil, fakat hakim ve ezilen toplumsal sınıflar, güçlü ve zayıf ülkeler olduğu için kötü bir yerdir. Sosyalistler, Fransa’daki Dreyfus davasından başlayan, Rusya’da Lenin ve Bolşeviklerin Çarlık rejimi altında gerçekleştirilen pogromlara karşı takındıkları tutumla devam eden ve tabii ki Avrupa’da faşizme ve Nazizme karşı verilen mücadelelerde ifadesini bulan bir çizgi izlemiş, Yahudi düşmanlığının kitleleri gerçek düşmana karşı mücadeleden saptıran bir araç olduğ3unu vurgulamıştır.
Bir not olarak düşmekte fayda var; Siyonizm Nazilere karşı koymadı, onlarla görüşmeyi tercih ettiler ve Filistin’e gitme anlamına gelmediği surece Avrupalı Yahudilerin hayatını kurtarmakla ilgilenmediler. İsrail’in kurucusu Ben Gurion, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi çocukların tümünü başka bir ülkeye göndererek kurtarmakla, Filistin’e göndererek çocukların ancak yarısını kurtarmak arasında bir tercih yapması gerekse, ikincisini tercih edeceğini açıklamıştı… Bunun ötesinde bir yorum yapmaya lüzum görmüyorum.
Bugüne dek Siyonistler, tüm anti-Siyonist hareketleri Yahudi düşmanlığı yapmakla suçlayageldi. Böyle değildir ve olmamalıdır da. Yahudi düşmanlığı üzerine kurulan bir tavır, Siyonizmin takipçileri üzerindeki etkisini güçlendirecektir: Dünyaya yayılmış Yahudi cemaatleri içinde pek umut verenler bulunmasa da, içlerinde Siyonizmi ve suçlarını teşhir eden sesler çıkmaktadır. Dikkat çekmekte fayda var, Filistinlileri öldürmemek için askere gitmeyi reddeden İsrailli yerleşimciler bulunuyor.
Bu anlamda, Hamas savaşçılarının -ne yazık ki, buna İsrail’le işbirliği halindeki El Fetih’i dahil edemiyoruz- Siyonist saldırganlığa karşı verdiği kahramanca mücadeleye rağmen, Hamas’ın bir İslam devleti kurma yönündeki siyasi programı kendini tahrip eden ve hatalı bir programdır. Hıristiyan ve laik Filistinlileri de kapsama ve gelecekte İsrailli Yahudilerin kimi anlamlı kesimlerini kazanma meselesi düşünülmelidir; Filistinlilerin ve Yahudilerin eşit koşullar altında yaşama hedefiyle birleşmesi ve tek bir laik devlet çatısı altında gasp edilen hakların geri alınması başka nasıl gerçekleşebilir ki? Bunun yani sıra, dünyadaki İslamcı devletler birer toplumsal adalet modeli oluşturmuyor; tersine, adaletsiz kapitalist yapıyı koruyor ve yeniden üretiyorlar ve\veya Iran, Suudi Arabistan ya da Körfez ülkeleri gibi emperyalizme hizmet ediyorlar. Filistin’le dayanışma hareketinin stratejisi oluşturulurken bu durum dikkate alınmalıdır; çünkü Vietnam savaşında ve Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelede olduğu gibi, Siyonizme karşı mücadele de birkaç farklı alanda yürütülmelidir; esas yük Filistin halkının ve Arap kitlelerinin omzundadır ve dayanışma hareketi İsrail’deki ve Batı’daki Yahudileri kapsama konusunda da çok önemli bir rol oynamalıdır…

İcazetli Siyasetin 1 Mayıs Tatili (THKP/C) Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Siyasi Bildiri ve Duyurular.
add a comment

29 Mart seçimleri, beklentilerinin aksine, AKP’nin tüm kamu olanaklarını kullanmasına, seçim rüşvetleri dağıtmasına, adam satın alma çabalarına rağmen %8 oy kaybetmesiyle sonuçlandı. Nasıl yorumlanırsa yorumlansın, kesin olan şey AKP’nin parti olarak, Tayyip Erdoğan’ın kişisel olarak yenilgiyle çıktıklarıdır. Ancak seçim sonuçları sadece onların parti ve kişi olarak yenilgilerini değil, aynı zamanda sol kitlenin politizasyonunun gelişmesini de beraberinde getirmiştir. Açık ifadesiyle, “21. yüzyılın” ilk üç seçiminde sürekli “kişisel bozgun” havası büyük ölçüde dağılmış, sol kitlede belirgin bir moral yükseliş ortaya çıkmıştır.
Kitlesel ölçekteki bu moral gelişme, “kişisel bozgun” havasını önemli ölçüde dağıttığı gibi, “bu millet adam olmaz” düşüncesini de, “merak etmeyin ordu var” zihniyetini de önemli ölçüde dışlamıştır. Ancak aynı moral etmen, somut olarak AKP’nin “defterinin dürülmesi” zamanının geldiği düşüncesini de yaygınlaştırmıştır.
Ergenekon operasyonlarıyla baskı altına alınan, giderek morali bozulan kesimler de seçim sonuçları karşısında canlanmışlar, sözlerini daha güçlü ve pervasızca söyler hale gelmişlerdir. Bu durumun, diğer gelişmelerle birlikte, giderek yükseleceği de görülmektedir.
Bu gelişmeler karşısında AKP’nin ve şeriatçı kesimlerin ellerini kavuşturup oturacakları beklenilemezdi ve öyle de oldu.
İlk yapılan 1 Mayıs gününün tatil ilan edileceği haberleriyle “ortodoks sol”un ağzına “bir parmak bal çalmak” olurken, ikinci adım Ergenekon’un 12. dalgasının başlatılması oldu.
Yeni Ergenekon operasyonlarının üniversitelere ve akademisyenlere yönelik olması da, “ortodoks sol”un 1 Mayıs gününün tatil ilan edilmesiyle “ödüllendirmesi”nin hikmetini ortaya koymuştur.
1 Mayıs gününün tatil ilan edilmesi, son Ergenekon operasyonuyla birlikte ele alındığında, tümüyle AKP saflarında yer alan “neo-liberal”lerin, “II. Cumhuriyetçiler”in dizayn ettikleri bir planın parçası olduğu açıkça görülmektedir. Açıktır ki, bu plan, “ortodoks sol”un iç yapısını ve oportünist-pasifist niteliğini iyi bilen “eski marksist” neo-liberallerin tasarımıdır. Uygulayıcısı her ne kadar AKP olsa da, bu neo-liberal, globalizm yandaşı, ulusal-devlet karşıtı kesimin planı, “ortodoks sol”u kendi hesaplaşmasında tarafsızlaştırmayı amaçlamaktadır.
Ulusal-devletçiler ile ümmetçi-globalist ittifakının çatışmasında “sivil toplumcu” “ortodoks sol”un ümmetçi-globalist ittifak saflarına kazanılması fazlaca olanaklı değilse de, tarafsızlaştırılması bu ittifak açısından bir kazanım olarak görülmektedir.
Gerçekte, “ortodoks sol” ve DİSK, KESK içindeki utangaç globalistler, 2008 1 Mayıs’ında görüldüğü gibi, ne söylediklerinin arkasında durabilmişler, ne de kendi sendika binalarının önünde ve içinde kitlelere saldırılması karşısında bir tavır takınabilmişlerdir. Yıllar içinde sürekli kendi söylediklerini yalanlayan, sürekli tutarsız davranışlar sergileyen, tüm varoluşlarını “üretim sendikacılığı” söylemiyle yok eden, dolayısıyla varlığını sadece 1 Mayıslarda yapılacak “gövde gösterisi”ne dayandıran DİSK, KESK ve benzer durumdaki legalist partilerin bir “başarıya” ihtiyaçları olduğu da bir gerçektir.
AKP’nin 1 Mayısı tatil günü ilan etmesi “açılımı”, bu kesimlerin yıpranmış imajlarını düzeltecek bir formül durumundadır.
Bu formül ya da plan, açıktır ki DİSK, KESK simgeselliğinde legalist solun ülkede gelişen siyasal olaylar karşısında “tarafsız” kalmasını sağlamaya yöneliktir ve 29 Mart seçimleriyle birlikte sol kitlede ortaya çıkan moral üstünlüğü ve politizasyonunu bu kesimler aracılığıyla yok etmeyi amaçlamaktadır.
1 Mayıs gününün AKP hükümeti tarafından “tatil günü” ilan edilmesi, hiç bir biçimde işçi sınıfının, halk kitlelerinin ve solun bir kazanımı değildir. Bu, yerel seçimlerdeki AKP’nin rüşvet politikasının seçim sonrasındaki bir yansısından ibarettir ve tümüyle AKP’nin kendi zayıflayan konumunu güçlendirmeyi hedeflemektedir. DİSK, KESK ve benzer düşüncelere sahip legalist sol partiler ve çevreler, bu amaçlara hizmet etmeyi ne kadar “akıllı bir taktik” olarak algılatmaya ve algılamaya çalışırlarsa çalışsınlar, 29 Mart seçimlerinde AKP’nin rüşvetini reddeden halkın onurlu tutumundan ders almak zorundadırlar. “Sol” görünümlerini korumak için de olsa, bu derse uygun davranmak durumundadırlar.
Seçimlerde halkın reddettiği rüşvet politikasını bir hikmet, bir “kazanım” olarak görmek, işçi sınıfına ve sola yapılabilecek en büyük ihanetle özdeştir.
Evet, AKP köşeye sıkışmaktadır. Giderek seçmen desteğini yitirmektedir, AKP karşıtı halkın morali yükselmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında legalist solun, icazetli siyasetin hemen hiç katkısı bulunmamaktadır. Ama seçim sonrasındaki ilk rüşvet 1 Mayıs gününün “tatil” ilan edilmesi şeklinde bu kesime verilmektedir. Bu işçi sınıfı için, sol için ve hatta legalist sol için bile “kazanım” değil, tam tersine kitle politizasyonunu önlemeye yönelik rüşvettir. Geçen yıl AKP’nin 1 Mayıs gününü “emek bayramı” olarak ilan etmesini “malum-u ilam” olduğunu söyleyenlerin, “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözünü yutkunmaya çalıştığı da unutulmamalıdır.
Şüphesiz devrimden umudunu kesmiş olanlar, evrimciler, reformistler, legalistler uzun yıllar izledikleri politikalarla inandırıcılıklarını yitirmişler, giderek etkisizleşmişlerdir. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, kendi sapkınlıklarını gözlerden gizlemek, zayıflıklarını ortadan kaldırmak ve yeniden güçlenmek için bir “zafere” ihtiyaçları vardır. AKP iktidarı onlara böyle bir “zafer” olanağını, taş atmadan, kol yorulmadan, kafalar parçalanmadan vermektedir.
Sorun 1 Mayıs’ın kutlanması sorunu değildir.
Sorun, 1 Mayıs’ı, AKP ve legalist sol kesimlerin kendi çıkarları için kullanmaya çalışmasıdır.
Bugün 1 Mayıs’ı kendi çıkarları için kullanmak isteyenler, 1 Mayıs 1977 katliamını “Ergenekon çetesinin işi” olarak sunmaya çalışmaktadırlar. Yıllarca 1977 katliamını “kontra-gerillanın bir provokasyonu” olarak sunanlar, aynı dönemde yükselen devrimci mücadeleyi hep unutturmaya çalışmışlardır. Ve açıkça bilinmeli ve söylenmelidir ki, 1 Mayıs 1977 katliamı, kesinkes gelişen ve yükselen devrimci mücadeleyi durdurmak, kitlelerin politizasyonunu engellemek amacıyla yapılmış karşı-devrimci bir terör eylemidir. Bu katliamı “Ergenekon çetesinin işi” olarak sunanlar, tümüyle 1 Mayıs’ı AKP’nin çıkarına tabi kılmaya çalışmaktadırlar.
2009 1 Mayıs’ı, ister Taksim Meydanı’nda yapılması için “yüklenmek” şeklinde gerçekleşsin, ister “taktik” gerekçelerle Kadıköy Meydanı’nda “kitlesel” olarak yapılsın, her durumda icazetli solcular ile şeriatçı-ümmetçi ya da yeni söylemle “yeni osmanlıcı” kesimlerin çıkarlarına alet edilemez.
İşçi sınıfının, solun, devrimci solun, hiç bir biçimde şeriatçıların ya da karşı-devrimcilerin icazetine ihtiyaçları yoktur ve onların inayetiyle siyaset yapmak durumunda değillerdir.
1 Mayıs gününün AKP tarafından “tatil günü” ilan edilmesi, sadece AKP’nin ne kadar çaresiz kaldığını, güç kaybettikçe ne kadar büyük tavizler verebileceğini açıkça göstermektedir. Bir siyasal iktidarın güçsüzleştikçe vereceği tavizler ise, her durumda güçlendiğinde ortadan kaldırılacak “kazanım”dan ibarettir.
Hiç kimse, hiç bir sendika ya da konfederasyon, legalist parti ya da çevre, işçi sınıfını, 1 Mayıs’ı ve genel olarak sol kitleyi bu düzen içi siyasal oyunların parçası haline getirmeye çalışmamalıdır. 1 Mayıs gününün “tatil günü” ilan edilmesi onların kendi keyfiyetidir. Keyifleri bugün “tatil” ilan ederken, dün yaptıkları gibi yarın da aynı keyfiyetle “tatil” olmaktan çıkartabileceklerdir.
1 Mayıs günü, ister tatil olsun, ister olmasın, 1 Mayıslara katılım ister çok olsun, ister az olsun, her durumda işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak tarihsel niteliğe sahiptir ve öyle olmayı da sürdürecektir.
Gerçek olan, 1980 öncesinin sözleriyle, “düşmanın çokluğuna, sayımızın azlığına bakmadan, bıkmadan, yılmadan kurtuluşa kadar savaş”tır.
AKP’nin rüşvet politikası 29 Mart seçimlerinde işe yaramadığı gibi, 1 Mayıs “tatil rüşveti” de işe yaramayacaktır.

YAŞASIN 1 MAYIS!

TKP 1 Mayıs 2009 Bildiri Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Haber, Siyasi Bildiri ve Duyurular.
add a comment

1mayis2009_bildiri

TKP’den – Haydi 1 Mayıs’a! Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Siyasi Bildiri ve Duyurular.
add a comment

Basına ve Kamuoyuna Açıklama

Türkiye Komünist Partisi – tkp@tkp.org.tr
30 Nisan 2009

Türkiye Komünist Partisi, tüm üyeleri, dostları ve ilerici emek örgütleri ile beraber 1 Mayıs kutlamaları için yarın Taksim Meydanı’nda olacaktır.
Şimdi 1 Mayıs’a sahip çıkma zamanıdır.
Şimdi Taksim’e yürüyenlerin sayısını onbinlere çıkarma zamanıdır.

Ülkemizde 100 yıllık bir geçmişi olan “İşçi sınıfının uluslar arası birlik, mücadele ve dayanışma günü” kutlamaları son birkaç yıldır AKP hükümeti, İstanbul Valiliği ve İl Emniyet Müdürlüğünün akla ve mantığa dayalı herhangi bir açıklaması yapılamayan engelleme girişimleri ile gündeme gelmektedir.
TKP bu engelleme girişimlerinin sermaye iktidarının gerici ve işçi düşmanı yüzünü bir kez daha tescil etmek dışında herhangi bir anlamı bulunmadığını düşünmektedir.
Hiç kimsenin işçi sınıfımızın bayramını kutlamasını engelleme hakkı yoktur. TKP, gereksiz gerilimler yaratarak 1 Mayıs’a katılımı azaltmaya dönük arayışları, hükümet ve emniyet güçlerinin 1 Mayıs’ı “polisiye vaka” olarak kamuoyuna taşıma girişimlerini şiddetle protesto etmektedir.
1 Mayıs işçi sınıfının, birliğini, gücünü dosta düşmana göstereceği, ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmelere ilişkin işçi sınıfının ortak tavrının ilan edildiği bir tavır ve mücadele günüdür.
1 Mayıs tarihsel ve uluslar arası içeriğine uygun olarak kutlanacaktır. Bunu saptırmaya dönük her türlü girişimin boşa çıkarılacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.
TKP ülkemizin tüm emekçilerini, ilerici ve yurtsever halkımızı 1 Mayıs kutlamalarına sahip çıkmaya davet etmektedir.
Tüm TKP üyeleri, dostları saat 10:00’da, başta DİSK ve KESK olmak üzere ilerici emek güçlerinin Taksim’e doğru yürüyüşe geçmek üzere ortak toplanma noktası olarak belirlediği Pangaltı’da bir araya geleceklerdir.
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

Türkiye Komünist Partisi
Siyasi Büro

Avantaj Manchester United’da Nisan 30, 2009

Posted by aligokten in Haber, Spor.
add a comment

Manchester United, Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Arsenal’i sahasında 1-0 yendi. Karşılaşmanın tek golü O’Shea’den gelirken, son şampiyon rövanş maçı öncesinde avantajlı bir skor elde etti.
İSTANBUL – Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında son şampiyon Manchester United ile Arsenal, Old Trafford’da kozlarını paylaştı.

Manchester United, O’Shea’in kaydettiği golle güçlü rakibini evinde 1-0′lık sonuçla geçmeyi bildi.

Premier Lig’de ve ‘Devler Ligi’nde mutlu sona ulaşmak isteyen Manchester United, seyircisi önünde avantajlı bir skor elde edebilmek için maça hızlı girdi.

İlk dakikalarda kurduğu baskıyla Arsenal’i bunaltan ev sahibi takım, aradığı golü 17. dakikada O’Shea ile buldu. Farkı artırmak için rakip kaleye yüklenmeye devam eden Manchester United, önemli pozisyonlar yakalamasına rağmen kaleci Almunia’yı geçmeyi başaramadı ve ilk devre son şampiyonun 1-0′lık üstünlüğüyle sona erdi.

İkinci devrede daha farklı bir galibiyetle sahadan ayrılmak isteyen Manchester United, yıldız isimleriyle çok net gol pozisyonları yakaladı. Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo’nun 68. dakikada uzaktan yaptığı sert vuruşta top direkten geri geldi.